Vladimir Mayakovski İman İsimli Şiiri

İstediğiniz kadar uzatın bekleyişi
gördüğüm şey öylesine berrak
ve bu berraklık bir masal gibi
öylesine bırakmıyor ki beni
şu uyağı koyunca
çok daha güzel bir hayata tırmanacağım
ikinci dize uyunca.
En basit bir soruya bile ihtiyacı yok artık:
Tüm ayrıntılarıyla görüyorum işte
nağme nağme yükseliyor
taş taş üstünde yükselir gibi
ve ne bir pislik ne de bir toz zerresi
tüm hatlarıyla görüyorum yükseliyor
pırıl pırıl yüzyıllardan katlarıyla Devamını Oku

Bir Baba Her Zaman Çocuğuna Rehberdir

Bir oğlan vardı, babasının çatısı altında yaşamaktan yorulmuştu, sürekli yapılan azarlamalardan rahatsızdı:
Eğer kullanmıyorsan, vantilatörü kapat.
Boş odada televizyon açık… Kapat onu!
Kapıyı kapat.
Böyle suyu israf etme.
Bu küçük şeyler onu sinirlendiriyordu. Ama bu sözlere katlanıyordu ta ki bir fırsat çıkana kadar: bir iş görüşmesi.
Bu işi aldığımda bu şehri terk edeceğim. Babamın artık azarlamalarını duymayacağım. Devamını Oku

Slavoj Zizek Kırmızı ve Mavi Mürekkep

Bir adamı çalışmak için Doğu Almanya’dan Sibirya’ya göndermişler. Adam mektuplarının sansür görevlilerince okunacağını biliyormuş, bu yüzden daha gitmeden dostlarına, aramızda bir şifre belirleyelim. Benden aldığınız mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur, kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır, demiş. Bir ay sonra dostları ondan ilk mektubu almışlar. Mektup mavi kalemle yazılıymış ve mektupta şöyle deniyormuş: Burada her şey harika, mağazalar tıka basa gıda maddesiyle dolu, sinemalarda güzel filmler var, daireler geniş ve lüks. Bulamayacağınız tek şey kırmızı mürekkep.” Şimdiye kadarki durumumuz bu şekilde değil mi? İstediğimiz bütün özgürlüklere sahibiz, tek eksiğimiz kırmızı mürekkep. Kendimizi özgür hissediyoruz, çünkü özgür olmadığımızı ifade edecek dilden yoksunuz.

Slavoj Zizek

Afşar Timuçin İlk Yaz Gibi Şiiri

İlkyaz kendiliğinden
Sana hiç sormadan gelir
Dokunsan uçar gider
Az önce buradaydı
Bir kelebeğin kanadında
Bir demet çiçek gibi
Dalın üstündeydi gördüm
Bir yapraktan süzüldü
Dağıldı suyun parlak yüzünde
Sonra yayıldı yere
Az önce buradaydı
Aşk da ilkyaz gibidir
Yaşadığın yerde vardır
Aradığın yerde yok.

Afşar Timuçin

Ülkü Tamer Güneş Topla Benim İçin

– Karacaoğlan’a –

Seher yeli çık dağlara
Güneş topla benim için
Haber ilet dört diyara
Güneş topla benim için

Umutların arasından
Kirpiklerin karasından
Döşte bıçak yarasından
Güneş topla benim için Devamını Oku

Kayın Ağacı ve Kayın Kelimesinin Kullanımı

Kayın – valide, Kayın – ço, Kayın – ana (Kaynana), Kayın – peder (kaynata-kayınata) gibi eşlerimizin ailesine verdiğimiz bu isimlerin Türkçedeki kaynağı Kayın ağacıdır. Kayın ağacı genellikle büyük, dik gövdeli ve yayvan bir tepeliği olan ağaçtır. Yaprakları genellikle düz kenarlı, sivri uçlu ve oval şeklinde ve genellikle parlak yeşil renkte olup sonbaharda sarı, turuncu veya kahverengiye dönüşür. Kayın ağacı, eski Kam Türk kültüründe, kutsal ve önemli bir ağaçtır. Her ağacın bir geçmişi, kültürel hayatla tıpkı kökleri gibi sımsıkı bağları vardır. Tüm dünya mitolojilerinde hayat ağacı olarak betimlenen kayın ağacı da, Türk mitolojisinde kadın kelimesiyle eş anlamlı olmasıyla birlikte doğurganlığı simgelemektedir. Bu ağacın Tanrı’nın ağacı olarak kabul edilmesi nedeniyle, kayın ağacının yanında edilen duaların Tanrı’ya ulaştığına ve kabul olduğuna inanılmaktadır. Kayın ağacı, dünyanın en hızlı kaynayan, birleşen ağaç cinsi olduğundan, orta Asya, Kam (şaman) Türkleri bu kelimeyi, iki ailenin birleşmesi, kaynaşması anlamında da kullanmışlardır. Kayın hecesi (eçe, eke, ağabey anlamında) zamanla “Kayınço” olmuş. Kayınpeder kelimesindeki “peder” kelimesi ise Hristiyanlardan değil, Hintçe-Farsça dilinden “baba” anlamına gelen “padar” kelimesinden gelmektedir. Ayrıca Kaynata kelimesi de “Kayın ata” kelimesinden gelmektedir.

Füruğ Ferruhzad Anne Ve Baba

Babam, “Kadın uzun saçlı, iri gözlü olmalı!” derdi. Ama annemin ne uzun saçları vardı ne de iri gözleri. Annem erkeğin güzel olmaması gerektiğine inanırdı. Ona göre güzellik erkeklere yakışmazmış. Erkeğin ellerinin kaba, yanaklarının ise kavruk olması gerekirmiş. Ama babam hem güzeldi hem de çekici. Ne elleri kabaydı ne de kavruk yanakları vardı. Onlar yan yana mutlu değillerdi. Zira kafalarındaki karşı cinse ait düşünceleri yaşamlarındaki karşı cinsle tam bir çelişki içindeydi. Onlar asla kadın aşık olmalı ve erkek bu aşka değer olmalı demediler. Onlar aşkı -bu gereği- yaşamlarında sansür ettiler. Ve ben yıllarca hurafeler içinde savaşarak anladım ki aşksız ne uzun saçlarım güzeldir, ne de iri gözlerim. Ne de kaba elleri ve kavruk yanakları ile bir erkek benim mutluluğumu garanti edecek!

Füruğ Ferruhzad

Profesör ve Üniversite Öğrencisinin Hikayesi

Üniversite yemekhanesine giren bir öğrenci tüm yerler dolu olduğundan gidip üniversite profesörünün oturdugu masaya oturmuş. Profesör kaşlarını çatarak: ” Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz! demiş, imalı bir şekilde. Öğrenci biraz duraksadıktan sonra cevap vermiş; “O zaman ben uçuyorum. Profesör bu cevaba oldukça çok sinirlenmiş. Simasını aklına kazıdığı öğrenciye, sınavda kafayı takmış ve sınavının başarısız geçmesi için elinden geleni yapmış. Cevapları okurken, didik didik incelemiş, her ayrıntıdan puan kırmaya çabalamış. Ancak sınavda öğrenci tüm soruları neredeyse mükemmel bir şekilde cevaplamış. Öğrenciye bu şekilde haddini bildiremeyeceğini anlayan profesör ona bir ders vermek için sınav kağıdı gösterme bahanesiyle odasına çağırmış. Profesör öğrenciye: Sana son bir soru soracağım, demiş. Yolda yürürken iki farklı torba bulduğunu hayal et, birinde “akıl” var, diğerinde ise “para” var. Sen olsan hangi torbayı alırsın? Öğrenci: Para olan torbayı almayı seçerdim. Profesör: Ben akil olan torbayı seçerdim. Öğrenci: Olabilir tabi. Derler ki, kişi kendinde eksik olanı tamamlamak istermiş. Profesör bu cevaba çok sinirlenmiş, öğrencinin not defterini alıp sınav notu kısmına “öküz” yazmış. Öğrenci nota bakmadan odadan çıkmış. Ancak bir dakika sonra öğrenci yine kapıyı aralamış : “Sayın profesör, imzanızı atmışsınız, fakat notumu yazmayı unutmuşsunuz.

Fakir Bayburt Bir Çay Hikayesi

Köy Enstitüsü mezunu eğitimci Fakir Baykurt, evlerinin önünde açılan yeni kahvede çay içmek ister. Anası çayı söyler ama ağzı yanan Fakir Baykurt bardağı yere atar. İşte sonrası…1929’da Burdur’da doğan asıl adı Tahir olan Fakir Baykurt’un çayla tanışması ve anasıyla öğretmenlik konusundaki diyaloğu çarpıcı… 1948’de Gönen Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra köy öğretmeni olan Fakir Baykurt’un o günlere geliş hikayesi aslında bu. Çayın yeni yeni içilmeye başladığı günler. Fakir Baykurt, evlerinin önüne açılan kahveden gelen, hoş kokulara dayanamaz ve bir gün “Çay isterim, ille de çay!” diye tutturur. Anası oğluna kıyamaz elinden tutup kahvenin önüne götürür ve Kahveci Topal Hüseyin’i çağırıp “Hüseyin bir bardak çay getir!” der. Çay gelir, çayın nasıl içileceğini bilmeyen Fakir Baykurt, sıcak çaydan hızla bir yudum içer ve ağzı yanınca bardağı yere atar. Çay dökülür ama yer toprak olduğu için bardak kırılmaz. Fakir Baykurt, “Anam şimdi vuracak? Şurama mı vuracak? Burama mı vuracak?” diye beklerken anası kahveciyi yeniden çağırır: “Hüseyin bir çay daha ver!” Fakir Baykurt’a ikinci çay gelir. Çayı üfleyerek içer. Yıllarca anasına sorup durur: ”Anacığım o gün çayı döktüm, bir tokat vurmadın; neden vurmadın?” Bu sorunun cevabını anası yıllar sonra oğlunun öğretmenlik yaptığı köy okulunda verir. Oğlunun sınıfını görmek isteyen Elif Baykurt o gün sınıfa girer, oğlunun ders vermesini izler. Beş sınıfı birden okutan Fakir Baykurt anasının ders izlemeye geldiği günü şöyle anlatır: “Sınıfta estim, gürledim!” Ders bitince dışarıya çıkarlar, Fakir Baykurt anasına sorar: “Anacığım, beğendin mi öğretmenliğimi?” Anası: “Eh, işte fena değil!” Fakir Baykurt: “Nasıl fena değil, müfettişler geliyor; iyi veriyor, pekiyi veriyor. Sen de fena değil diyorsun, nasıl olur böyle?” Anası: “Yıllarca sordun, durdun. Şimdi söylüyorum, aç kulağını dinle! Ben sana çay döktüğün gün kızsaydım, içindeki aslan küserdi. Dövseydim, o aslan ölürdü! Böyle öğretmen falan olamazdın. İşte, sen de benim yaptığımı yap ve sakin ol. Dayak atıp bu çocukların içlerindeki aslanı sakın öldürme!”